T.C. Cumhurbaşkanlığı
Diyanet İşleri Başkanlığı

İstanbul Müftülüğü

13.05.2026

Din ve Hayat Dergisi 52. Sayısı Çıktı

Bernard Lewis Türk modernleşmesini anlattığı eserinde mühim bir hatıraya dikkat çeker: Henüz işgal altındaki İstanbul’da Nisan 1921’de, Millî Mücadele’de şehit düşen askerlerimiz için Ayasofya’da bir mevlid okunur. Bu merasime katılan Yakup Kadri Karaosmanoğlu o esnada ilk kez “hakiki evinin millî kulüpler, harsî konferans salonları, siyasi miting meydanları değil, bu milletin evi, barkı, yurdu, vatanı olan cami ve cemaat” olduğunu düşünür. Aydınlar tarafından cahil ve âtıl bir topluluk olarak telakki edilen halk, ona bu mevlid merasimi vesilesiyle “kalbin akıldan üstün olduğunu; sıdk ve hulus, iman ve ictihad [belki cihad ve cehd] haricinde necat yolu bulunmadığını; millet ile ümmet mefhumlarının birbirinden ayırmamak lazım geldiğini” hatırlatır.

Bu ifadelerin başka bir platformda başka açılardan yeniden düşünülüp tartışılması icap ettiği izahtan varestedir. Yine de bu hatıra vesilesiyle şu soruyu soralım: Yakup Kadri’de bu fikriyatı canlandıran, Süleyman Çelebi’nin asırları aşıp gelen kelimeleri midir; o kelimelerde tahkiye edilen mevzunun ehemmiyeti midir; yoksa işgalin ve büyük cihadın tesirinde memleket topraklarıyla birlikte binlerce yıllık mazinin elimizden kayıp gideceği, düşman postallarına bu güzelim vatanı çiğnettireceğimiz endişesi içinde cûşa gelmiş ahalinin arşa yükselen duaları mı? Galiba hepsi. Hazreti Peygamber (s.a.v.)’in dünyaya teşrifini muştulayan dizeler okunduğunda mahçup ve mükedder ama müeddep, hep birlikte mahşere kıyam eder gibi kalkıp hakikaten o an, o kutlu Nebi aralarındaymış da Ümmet-i Muhammed’i tüm zulüm dalgasından kurtaracakmış; O’nun manevi doğumu/varlığıyla acziyetlerine ve kusurlarına rağmen imanları tazelenecekmiş gibi hisseden o sevad-ı azam farkına varırlar ya da varmazlar, esasında çok azim bir hakikatin tesiri altındadırlar: Her şeyin sahibi Allah “Ol!” deyince görünür görünmez, bilinir bilinmez bu kâinat yaratılmıştır; O her an bir “şe’n”de olduğu için de yaratılış devam etmektedir. Cenab-ı Hak tüm bunlardan haberdar etmek üzere bir kulunu sevip seçip göndermiştir: Ezeli planda takdir edilen, Hazreti Peygamber (s.a.v.)’in ana rahmine düşüp doğduğu andan itibaren de yeryüzünde tecelli eden bu yegâne hakikat, Velâdet-i Nebi’de sırlıdır. Doğumu esnasında vuku bulduğu rivayet edilen mucizeler dahi bu “sır”rın azameti karşısında okyanusta katre mesabesindedir.

Bu sayıda bu “sır”rın peşine düştük. Peygamber Efendimiz’in doğumunu Kur’an’dan, Tarih’ten, Tasavvuf ’tan, Musiki’den, Edebiyat’tan, okuduk. Siyer ve Kelam ilimleri noktai nazarından O’nun dünyaya teşrifleriyle alakalı konuşulan, tartışılan bahislere dikkat çektik. Süleyman Çelebi’nin gönlünden ve kalbinden dökülen Mevlid-i Şerif’in bu sırrı asırlarca sarayda, camide, tekkede, mahallede müminlere terennüm ettirdiğini şahitleri aracılığıyla anlattık. “Yeni Siyer” bağlamında Prof. Dr. Ahmet Özel ile Peygamberimiz’in doğumu hakkındaki rivayetleri konuştuk. Mevlidhan ve musikişinas Amir Ateş’ten de mevlid okuma geleneğimizi ve kendisinin bu yoldaki hatıralarını dinledik.

 

Nihayet, sırrın künhüne varabilmek, Peygamber Efendimiz’in şefaatine nail olabilmek niyazıyla...